Anasayfa » Haberler » Türkiyeden Haberler » ‘Aleviler müttefiklerini ve safını belirlemeli’
aleviler-muttefiklerini-ve-safini-belirlemeli

‘Aleviler müttefiklerini ve safını belirlemeli’

Mersin, Adana ve Hatay ilini kapsayan Alevilerin sorunlarını değerlendirme toplantısı Mersin Kent Konsey Salonunda yapıldı. Alevilerin tarihsel ve güncel durumu ile örgütlenme sorununun yanı sıra uğradıkları katliamlar ve sebepleri de tartışıldı.

Toplantıda “Alevilerin Örgütlenme ve Mücadele Tarihi” başlıklı bir sunum yapan, Araştırmacı-Yazar Yusuf Baran Beyi ile konuştuk…

İLK ALEVİ ÖRGÜTLENMELERİ

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, ilk Alevi örgütlenmelerinden söz eder misiniz?

1963 yılında Ankara’da kurulan “Hacı Bektaş Veli Turizm ve Tanıtma Derneği” aslında ilk Alevi derneği sayılabilir. Kurucuları arasında farklı yörelerden gelmiş çok sayıda isim olmasına rağmen, derneğin ne tüzüğünde ne de açıklamalarında bir tek “Alevi” vurgusu vardır. Nitekim dernek tüzüğü “Hacıbektaş Kasabasını” tanıtma üzerine kurgulanmıştır. Bu aslında anlaşılır bir durumdur. Çünkü o dönemde “Alevi” ismini kullanmak yasak olduğu gibi; Bektaşi, dergâh, Pir Sultan gibi isimler de soruşturma nedeni olmaktaydı. Örneğin 1964’te “Büyük Türk Şairi Pir Sultan” adıyla Ankara Büyük Sinema’da yapılan kültür gecesi büyük ilgi görür. İki bin kişilik salon dolup taşar.

Semahın adı “Sivas folkloru” olsa da, geceyi izleyen Hükümet Komiseri, etkinlik sırasında “Pir Sultan, Hüseyin” gibi isimler geçtiğinde, insanların “Allah Allah” demesini “zikir” diye yorumlar ve dernek yöneticileri hakkında dava açar. İki yıl süren dava beraatla sonuçlanır… Alevi kavramı toplumu bölen bir özellik taşıdığı gerekçesiyle yasaklanmıştı. Bu yasak, mahkeme kararıyla ortadan kaldırıldıktan sonra, Alevi ismiyle dernekler açılmaya başlar. Unutmamak gerekir ki, tüm bu felaketler ‘Laik Cumhuriyet’ döneminde yapılmıştır.

Bazı Alevilerde ‘Biz Cumhuriyet yönetimiyle yaşama şansı elde ettik’ algısı var. Bunun gerçeklik payı var mı?

Alevilere yönelik çok ağır bir dezenformasyon ve aynı ölçekte bir asimilasyon uygulandı. Bu hastalıklı düşünce şekillenmesi, marazi bir algının komplikasyonudur. Oysa tam tersine katliam ve yasaklamaların olduğu tarihsel bir gerçekliği vardır. 1925’de çıkarılan 677 Sayılı Yasayla tekke, zaviye ve türbelerin kapısına kilit vurulur. “Dervişlik, Müritlik, Seyyitlik, Çelebilik, Naiblik” gibi unvanlar yasaklanır. Alevi toplumu ise “koşullar bunu gerektiriyor” düşüncesiyle en ufak bir tepki göstermez. Buradan hareketle Cumhuriyet, Alevilere ne gibi yaşamsal alanlar açmıştır? Gerçekten Alevilerin inancını yaşamasına özgürlük mü yoksa yasaklama mı getirmiştir? Bunun yanında Alevilerin bu anlayışın uzantısı olan partileri desteklemesi, Aleviler açısından ne anlama gelir? Bunlar başkalarının değil, Alevilerin yanıtlamaları gereken konu başlıklarıdır. Buna göre nerede durulacak, nasıl bir siyasi tercih yapılacak; bu sosyolojik süreçte artık netleşmelidir.

İZZETTİN DOĞAN ÜZERİNDEN DEVREYE KONAN PROJE…

1993 yılına geldiğimizde Alevilere yönelik vahim Madımak Katliamı gerçekleşiyor. Bu noktadan sonra Alevi toplumunda bir hareketlilik ve kırılma oluyor mu?

Aleviler, Sivas Madımak Katliamı’nın ardından hızla örgütlenmeye başlarlar. Alevi örgütlenmeleri Anayasa önünde “Tekke ve Zaviye Kanunu” gibi engeller yüzünden yapılanmalarını dernekler tüzüğü üzerinden sivil toplum örgütü olarak yürütürler.

Ancak Madımak Katliamı, Alevi toplumunda büyük bir kırılma yaratmıştı. Sistemle olan ilişkilerinde yarılma ve kopmalara neden olmuştu. Dolayısıyla Aleviler, sistemden uzaklaşmaya başlar. Sistemin aktörleri bunu fark eder etmez hemen harekete geçerler. Bunlardan biri Süleyman Demirel’dir. Bölünmenin olmaması için hemen bir proje devreye konulur. O proje, İzzettin Doğan’ın ismi üzerinde gerçekleştirilir.

Olayı dönemin Hacıbektaş Belediye Başkanı Mustafa Özcivan’dan dinleyelim; “Zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’ndan sonra yükselen Alevi muhalefetinin Kürtlerle buluşmaması ve Alevilerin devletin güdümünden ayrılmaması için İzzettin Doğan’a toparlanma görevi verdim. Bu amaçla Cem vakfı kurmasını tavsiye ettim” bu açıklama Sürek dergisinde yayımlandı.

Bu süreçte dönemin Başbakanı Tansu Çiller, Cem Vakfı’na yüklü paralar verir ve konuya dair çok şeyler vaat eder. Yurt içinde ve dışında Cem Vakfı tarafından yüzlerce Cemevi şubesi açılır.

Böylece Aleviler her yönüyle ciddi bir kuşatma altına alınırlar. Bu kuşatma sadece devlet tarafından yapılmıyor. Hem sağdan, hem de kendisine ‘sol’ diyen CHP tarafından gerçekleştiriliyordu. Niyetler ne olursa olsun, yapılanlar Alevilere bir şey kazandırmıyor, tersine onları kendi özünden uzaklaştırıyor ve kendi sorunları ile yüzleşmekten alıkoyuyordu.

Bu gelişmeden sonra neler yaşanıyor?

Somut talepleri üzerinde yoğunlaşmaları gerekirken, Alevi örgütlenmelerinin gündemlerini başkaları belirliyor. Ve Aleviler kendi taleplerini en arkaya iterek, bu politikaların cenderesinde debelenip dururlar. Görünürde bir çıkış var gibi düşünülürken, Aleviler giderek kendi gelenek ve inançlarından uzaklaşırlar. Bu nedenle, Alevilerin nitelikli bir şekilde örgütlenmesi, bir çıkış noktası olarak karşımızda duruyor. Bu örgütlemeler, sistemin dayattığı yasalara göre esnek, boyun eğen yapılar olmaktan çıkıp, kendi öznel ihtiyaç ve özgürlüklerini hedefleyen bir eksende konumlamaları gerekmektedir.

“Alevilerin sorununa sadece inanç bazında bakmak gerekir. İşin içine etnik kimlik girerse, inanca siyaset bulaşır” diye düşünenler ile aynı fikirde misiniz?

Bu yaklaşım, handikaplı bir hareket tarzıdır. Aleviler tuzağa çekilip, ana kimliğinden koparılmak isteniyor. Çok ilginç olduğu gibi, Aleviler açısından çok vahim bir yaklaşımdır. Onun için Alevilerin sadece inanç sorunu değil, bir de çok ağır bir dil sorunu vardır.

Özellikle Kürt Alevilere yönelik etnik bir kimlik bunalımı söz konusudur. Oysa insanlar kendi aşkını, yasını ve taleplerini hangi dille ifade ediyorlarsa; dua, beddualarını ve Hakk’a yakarışlarını da o dille yaparlar. Ne yazık ki bu durum, birileri tarafından Alevi Kürtlere çok görülüyor. Her şeyi inanca göre belirleyip sınırlandırmak ve ona göre tanımlamaya çalışmak, bir elmanın yarısını yok saymaktır. Gerçek devrimci ve yurtsever aydınlar, bir inancın dilini hiçbir zaman görmezden gelemezler.

Kürt Alevi, Arap Alevi, Alevi Türk, gerçeğini kimse inkar edemez. Bu durum dünyanın ve Alevilerin biricik gerçeğidir. Aleviliği tanımlamaya kalkmak ne kadar yanlış ise dil gerçeğinin üstünü örtmek de bir o kadar hatalı olur.

‘SOYKIRIMIN ANA SEBEBİ KÜRT KİMLİĞİ’

Dersimliler Alevi/Kızılbaş oldukları için mi katledildi; Kürt kimliğinin de etkisi var mıydı?

‘Tarihte Aleviler, Türk oldukları, Kürt, Arap veya başka milletten oldukları için değil; Alevi-Kızılbaş-Bektaşi oldukları için kıyıma uğradılar’ görüşü aslında olaya şaşı bakma marazi halidir. Bu tez de tümüyle gerçeği yansıtmamaktadır. Bu olayların tartışılacak, yani sır olarak bilinen bir yönü kalmadı. Çünkü orta yerde belgeler vardır. Tanıkların konuşmaları her şeyi açıklar mahiyettedir. Uygulanan asimilasyondan dolayı, insanların algısı değişmiştir. Dersim coğrafyasında asimilasyona uğramış bazı kişilere “Sen nesin” diye sorulduğunda, ‘Aleviyim’ diyor ve hangi etnik yapıda olduğunu söyleme gereğini hissetmiyor. Bu sosyolojik bir vakadır. Bunun nedeni ise izaha muhtaçtır.

Ancak unutmamak gerekir ki, Dersim Soykırımı; Dersimliler sadece Kızılbaş oldukları için olmadı. Dersim Soykırımı’nın ana sebebinin Kürtlük olduğu, devletin raporlarında mevcuttur.

Dersim’e dair Erkanı Harbiye Reisi’ne verilen raporda bakın ne yazıyor: ‘Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi, Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedircan öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır. (Ayşe Hür, Taraf Gazetesi, 16.11.2008)’

Dersim Katliamı tanığı Albay Hulusi Yahyagil, bakın o günkü soykırımını nasıl anlatıyor: ‘1938 yılında bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelimeyle; ‘imha’. Ama gerçek neden bu değildi. Gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir; ‘canlı hiçbir şey bırakmayın’ şeklindeydi.”(Bkz. N. Şahinler: Son Şehitler.)

Türkeş’in 3 K’si buna örnektir. Kürt-Kominist-Kızılbaş’ın katli vaciptir, deniliyor.)

Tüm yaşanan bu sorunların nedeni devletin tekleştirme zihniyetinden başka bir şey değildir.

Tekrar örgütlenme sorununa dönecek olursak; bu kaos ve bombardıman altında Alevilerin örgütlenme sorunu var mı?

Alevilerin örgütlenme sorunu yok. Alevilerin nitelikli bir örgütlenme sorunu vardır. Felsefelerinden ve hakikat yolundan düşürülme vardır. Yaşanan bu süreçte, örgütlenmenin hangi ihtiyaca göre yapılandırıldığı önemlidir. Sorunlarının hangi düzlemde çözüleceği, çözüm bulacağı beklentisi anlamlıdır. Bu yönde çalışmalar yürütülmeli ve olası değişim, dönüşümün yapılması elzemdir.

Alevi örgütlenmesinin, Aleviler için yapıldığını ve onları kapsadığını anlamlandıracak dönüşümlerin hayata geçirilmesi ile mümkündür. Artık ezber bozan çalışmaların ve hamlelerin yapılması şarttır. Alevi örgütlenmelerinin ‘fakir edebiyatı’ üzerinden kendi bürokratlarını yetiştirmelerine izin verilmemelidir. Çünkü bu özelliği taşıyan insanların kolayca başka bir kanala yedekleme çalışması içinde bulunabileceği aşikârdır. Bu tescillenmiştir. İzzettin Doğan ismi bunun en bariz örneğidir.

Aleviliği ve Alevilerin sorunlarını yok sayarak, sistemi kutsayan partilerin kuyrukçuluğundan vazgeçilmelidir. Aleviler gerçek müttefiklerini doğru tespit edip, ona göre saf tutmalıdırlar. Alevi örgütlenmelerinin yöreciliği kutsayan yapısını değiştirmek gerekir. Burada yöresel dernekleri anlamsızlaştıran bir yaklaşımdan söz etmiyorum. Derneklerin nitelik ve işlevlerine işaret etmeye çalışıyorum.

Ortaya çıkan gerçek şudur ki; sorunun çözülmemesi, hem Alevilerin örgütlenmesinden hem de örgütlenmelerindeki niteliksizliğe bağlı mücadele biçiminden kaynaklanıyor. Aleviler adeta önderliksiz düşürülmüş bir halk olarak, devlet ve kitle faşizminin acılarını mütemadiyen yaşamak ve kabullenmek zorunda bırakılmışlardır. Bu kabuk kırılmalı ve Aleviler bu boğucu atmosferin dışına çıkmalıdırlar.

‘GERÇEK MÜTTEFİKLERİNİ BELİRLEMELİLER’

Sistem bahsettiğiniz gibi Madımak Katliamı’ndan sonra bazı Alevi çevreler üzerinde etkili oldu. Bir kısmını milliyetçi Türk ekseninde tutarken; bir kısmını en azından seyirci konumuna itmeyi başardı, diyebilir miyiz?

Anlayışlı ve makul kalarak, düzenin ne içinde ne de dışında, adeta orta bir yerde ‘arafta beklemeye’ mecbur edilenler oldu. Ayrıca bazı Alevileri, ırkçı bir eksende tutmayı başardılar. Bu alanda Namık Kemal Zeybek ve BBP’sinin elemanları ciddi çalışmalar yaptılar. Dolayısıyla bir ilerleme sağladılar. Bunun yanında sistem, bu topluluktan işbirlikçi ve onları çıkarları için pazarlayan yeni simsarlar üretmeye çalıştı. Aslında sistem, bu masum ve basit sorunu çözmek istemiyor. Alevilerin artık bunu çok iyi anlaması gerekir. Ayrıca Aleviler, yüzyıllık geçmişlerine bakarak hainlerini, aldatanlarını tanıyıp, en azından şu iki yıllık süre zarfında cereyan etmekte olan Rojava-Kobanê ve Irak’taki duruma bakarak, gerçek müttefiklerini, bir an önce belirlemelidirler.

Bir kısım Alevinin halen sistem partilerinden medet ummalarını, sosyolojik bir vaka olarak değerlendirenler de var…

Doğrudur. Yalnız bazı incitici terimlere dikkat etmek gerekir; ‘celladına aşık olmak’ gibi. İkincisi; bu değerlendirmeyi genelleştirirsek büyük bir ayıp ve yazık etmiş oluruz. Bazı Alevilerin sistem partilerinin gölgesinde durmaları, Alevilerin ne geçmişi ile bağdaşır, ne de özgür geleceklerine hizmet eder.

Alevilerin usluluğu devletin derin aklı tarafından doğru anlaşılmış; nasıl talim-terbiye ve yönetilecekleri, Osmanlının tecrübesiyle Cumhuriyet’in katliam tarihinde halen yazılı duruyor. Alevilerin bu tarihi marazi parametresinden çıkıp, yeni bir çığır açmaları gerekir. Bu değerlendirmeyi yaparken, tüm Alevilerden söz etmediğimi belirtmek istiyorum.

ALEVİLER NASIL ÖRGÜTLENMELİ?

Aleviler ne yapmalı, ne tür örgütlenmeleri referans almalı?

Kürt sorununun çözümsüzlüğünü PKK’ye bağlayıp “terör sorunu” olduğundan çözülmediğini söyleyenler var. “Peki, Alevilerin ‘terör örgütü’ yok. Neden bu masum sorun çözülmüyor” da denilmektedir. Bu iki durumu doğru bir şekilde analiz ettiğimizde, devlet aklını ve niyetini anlamış olmamız gerekir.

‘Aleviler ne yapmalı’ sorusundan önce, yanı başında ortaya çıkan bir toplumsal gerçekçilik vardır. Özenle ve dikkatlice ona bakması gerekir. Onun için Kürtlerin örgütlemesinden ve mücadele konseptinden söz etmeden geçmek olmaz. Kürt Özgürlük Hareketini sadece bir silahlı örgüt pratiği olarak görenler için, bu gereklilik belki şimdilik anlaşılmaz. Kürt Özgürlük Hareketi, Kürtler için sadece bir örgüt değildir; bir politikadır ama bunların tümünden daha önemlisi somut bir gerçekleşme hamlesidir.

Kürt Özgürlük Hareketi, bir toplumsal yapı haline gelerek Kürtleri, “Kart Kurt” inkar parantezinden çıkarıp, “Kürtler vardır” gerçeğine dönüştürdü. Bu gerçeği de aşarak Rojava Devrimi’ne taşıyan değişimin bir politik öznesi haline geldiler. ‘Toprağa düşmüş binlerce gencecik insanın sinesindeki heyecan ve heves, örgüte can ve kan verdiği için’ Kürt halkı bugün gün yüzüne ulaşmayı başarıyor.

Ben kimim? Niye esaret altında yaşıyorum? Dilim ve inancım neden bana yasaklanmıştır? Bu sorulara yanıt olabilecek bir örgütleme, bu örgütlemeye uygun kararlı bir mücadeleyi içeriyor Kürt mücadele hamlesi. Şu tanımlama, olayı doğrular niteliktedir: ‘Kürt Özgürlük Hareketi, Kürtlerin en ağır sorusuna verilmiş bir yanıttır.’ Bu çaba aslında tüm ezilenleri ve ötekileştirenleri kapsayan çaptadır. Onun için, bu ülkenin tüm mazlum ve mağdurlarının, bu mücadele düzleminde yer almaları gerekir.

Dolayısıyla Alevilerin, bu mücadele konseptine bakarak örgütlenmeleri gerekir. Alevi toplumu, hiç kimsenin Alevisi değil; kendi özgün iradesiyle aynı mücadele aksında yer alanlarla, bu mücadele cephesinde yer almaları lazımdır. Kurtarıcı bekleyen değil; kurtarıcı olmaları, gelecekleri için önemli bir hamle olacaktır. Çünkü inanç felsefelerinde ve mayalarında bu referans, bu nefes vardır. Seyirci değil, kurtaran aktör olduklarına dair, tarihte birçok örneği vardır. Hallacı Mansur’dan, Pir Sultan’a, oradan Seyit Rıza’ya kadar bu yolun Pirleri, bu ruhun dervişleri, bu azmin serhildanları hep vardı ve olacaktır.

Kürt Özgürlük Hareketinin mücadelesinden söz edilirken, bazı kişiler, alınganlık gösterip, kendilerini Alevilerin geçmiş tarihindeki mücadeleyi ve önderleri örnek vermek zorunda hissediyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Aleviliğin yol haritasına baktığımızda, hayli meşakkatli bir tarihleri, karalı duruşlarıyla uluları, Pirleri ve önderleri olmuştur. Ancak Cumhuriyetin ilanıyla konumları hayli değişmiştir. Uygulanan asimilasyonlardan dolayı niteliksel değişimlere uğramışlardır. Bugünkü duruma baktığımızda bunu görmek mümkündür. Evet, toplantımızda bu gibi yaklaşımlar oldu.

Ma Ana’lardan başlayıp, Hallacı Mansur’a, Pir Sultan’dan Şeyh Bedrettin’e, Seyit Rıza’dan başlayıp Kürt coğrafyasında karşılık bulan uzun yolculuğunun politik, tarihsel durumu bu yazının boyutlarını aşar. Ama gerçek şudur ki, Alevi önderleri Pir ve seyitleri, hep mazlum ve mağdurların önderi ve kurtarıcıları olmuşlardır. Bugün bütün Alevilerin böyle bir ruh hali içinde, böyle bir mücadele aksında saf tutup tutmadıkları tartışma konusudur. Onun için bu eleştiriyi yapanların, ciddi bir şekilde Alevilerin bu günkü durumunu gözden geçirerek, bir değerlendirme yapmaları daha gerçekçi olacaktır.

Bunun yanında özgürlükçü bir yaşam alanının oluşması için, kendini dayatan devasa güce karşı, aynı sorunu yaşayan güçlerle birlikte olma seçeneği vardır. Bu izan, bu cevher Alevilerde mevcuttur. Koçgiri’den yükselen özgürlük yolculuğu ve çağrısı, Dersim Kürt Kızılbaş’ın Munzur boylarında, Düzgün Bava diyarında Duaz-ı İmam’ları ile harlandığında, Dersim’de Alevilerin yaslanacağı dağın başı bulutlara değecektir. Dersim’de Seyit Rıza’da can bulan önder olma hali, onun çalınmış bedeni ve kaybedilmiş mezarıyla paralel biçimde, adeta toprağa gömülmüş olsa da mücadelenin şahlanış günleri hep vardı ve olacaktır. 1970’ler, 1980’ler boyunca bu önderliksiz yürüyüş, kendine can veren akan suyu bulmuş, kimi zaman o akanlar, gürleyen nehirlere dönüşmüştür.

Aleviliği tanımlarken, ‘İslam içi’ veya ‘İslam dışı’ gibi değerlendirmelere başvurulmasının sebebi ne olabilir?

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde var olan tekleştirme, imha hareketi, bu coğrafyada ayrım yapmaksızın herkese ve her kesime acımasızca yöneldi. Ancak bu vahşi uygulamalara karşı gösterilen refleks ve göğüsleme farklı oldu. Kürtler, asimilasyonun bilincine vardı ve ona karşı kararlı bir mücadele içinde oldular. Aleviler ise laiklik içine hapis edilerek, ağır bir asimilasyonun uslu muhatabı haline getirildiler. Alevilerin büyük bir kısmı, “Alevisiniz ama İslamsınız”, “İslamsınız ama Alevisiniz” bombardımanı altında nefessiz bırakılıp, gerçek yol ve erkânından uzaklaştırıldılar. Cemevi projesi, bu amaçla devreye konuldu. Aleviliği tanımlamaya kalkışmak, Alevilere yapılmış en büyük hakarettir. Bugüne geldiğimizde, geri dönüp baktığımızda, hangi inançta bir bütünlük vardır? Bu haince yaklaşım, Alevileri bölme planından başka bir şey değildir.

“Zorbanın gücü ne kadar vahşilik barındırırsa barındırsın, toplumsal hakikatin gücünden daha etkili ve kalıcı değildir” sözünden hareket ederek, Alevilerin ayağa kalkıp Pir Sultanların ruhu ile mücadeleye başlamaları kaçınılmaz olmuştur. Sistemin fakirleri olup, geçmişi unutup, bir balık unutkanlığı içinde, sistem partilerinin limanında yaşamayı tercih etmeleri, ne Aleviliğin karakterine, ne yol erenlerine ne de meşakkatli tarihine uygun düşer.

‘ALEVİLER DEMOKRATİK ULUS PROJESİNİ CİDDİYE ALMALI’

Her inancın bir de etnik kimliği var ama söz konusu Kürtler olunca kıyamet kopuyor…

Bugün itibariyle, ilginç bir yanılsamayla karşı karşıya olduğumuz konulardan biri de bu marazi haldir. Aleviliğin başına veya sonuna ‘Kürt’ tanımlaması geldiğinde, bir kısım Alevilerin kafasında yaratmaya çalıştığı bulaşıcı bir hastalıktır.

Onun için tedaviye ihtiyaç vardır. Şimdi soruyorum; ‘Türk Aleviler, tahtacılar ve Arap Aleviler’ oluyor da Mezopotamyalı Alevi, neden Kürt olamıyor? ‘Mezopotamyalı Alevi Kürtler’ deyince neden Aleviler bölünmüş olsun? Önemli olan bu tanımlama değil, asıl olan şey Alevilerde var olan ortak şuur ve aslına uygun algıdır. Onun için şu belirleme doğru bir değerlendirme olacaktır: Alevilerin Alevi olmaya ihtiyaçları vardır. Sünnilerin nasıl Sünni olmaya ihtiyaçları varsa… Bu yüzden Kürtler, özerklik hakkı kadar ayrı örgütlenme hakkını da içeren bir siyaset inşa ettilerse, Alevilerin de Alevi olmaya, hem inanç hem de kimlik olarak örgütlenme ihtiyaçları vardır.

Kendini dayatan sürecin karakterine baktığımızda, ayrı örgütlenmeler olsa da mücadele alanlarında güç birliği yapmanın zamanıdır. Tüm ezilen ve ötekileştirilenlerin bu mücadele aksında hareket etmeleri kaçınılmaz toplumsal bir yükümlülüktür.

Alevilerin özgürlüğü, Sünnileri de özgürleştirecektir. Alevilerin köleliği, ateistlerin, kadınların, Kürtlerin de köleliğidir. Bunun idrakı içinde olan Kürt Özgürlük Hareketi, onun için Demokratik Ulus projesini seçenek olarak sunmaktadır. Bu yaklaşımı Aleviler ciddiye almalı ve ona göre müttefiklerini, örgütlenmelerini ve mücadele saflarını belirlemeli. Bu, gelecekleri ve özgürlükleri için, rasyonel bir seçenek olacaktır. Yemen oradaysa, Rojava buradadır.

http://www.firatnews.com/

Bu Haberde Dikkatinizi Çekebilir!

alevi-bektasi-federasyonu-genel-merkezine-saldiri

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Merkezine Saldırı

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Merkez Binamıza dün gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce girilmiş, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir