Anasayfa » Haberler » Türkiyeden Haberler » Öğretmenime Dokunma!
14333627_550618168474134_6258979409038044484_n

Öğretmenime Dokunma!

14 bin öğretmenin herhangi bir kanıt, mahkeme ya da soruşturma süreci olmaksızın görevden alınması hukuksuzdur! #Öğretmenime Dokunma

Açığa alınan bir öğretmenin mektubu:

“Tek suçu ‘Savaş değil barış’ demek olan açığa alınmış, öğrencilerinden uzaklaştırılmış öğretmenlerden biriyim. Okulun ilk günü nöbet defterine “Okulumuz eğitim-öğretime hazırdır” yazacaklar. Hayır efendim! Okullar bizler bu durumdayken eğitim-öğretime hazır olamaz. Ben bir öğretmenim. Ben bugün okula belki gitmeyebilirim, belki hiç gidemeyebilirim de ama ben öğretmekten asla vazgeçmem. Evde öğretirim, sokakta öğretirim, her yerde öğretirim…

Biz bu günlere kolay gelmedik. Babam işçi, annem ev kadınıydı. 5 kardeş iki gözlü bir evde büyüdük. Babamın geceleri ek iş yaparak daha yaşanabilir hale getirdiği evimizde, beş kardeşin 3’üncüsü, evin okul hayatına başarıyla devam edebilen ilk bireyiydim. Ablamlar okulu bırakmak zorunda kaldı. Ben “okuyacağım, öğretmen olacağım” diye çok ağladım. Okul hayatıma lise ile devam ederken babamı emekliye ayırdılar. Kendime ait bir odam, masam olmadı. Neresi boş ise orada ders çalışarak liseyi bitirdim. Bu arada kardeşlerim benim izimden gelmeye başlamıştı. Evde aynı anda okuyan sayısı 3’e yükselince babam için masraflarımızı karşılamak zorlaşmış, servis şoförlüğü yapmaya başlamıştı.

Üniversite için sıkı çalışmadan sonra ikinci öğretimi kazandım. Babamın gönderebildiği para yetmiyordu ama çoğu zaman ‘Param var baba gönderme’ diyordum. Çünkü onu sıkıntıya düşürmemek için gündüz harçlığımı, masraflarımı çıkarmak için garsonluk yaptım, takı yapıp sattım, özel ders verdim, akşamları da üniversiteye derslere gittim. Bu koşullarda okudum ama sırada KPSS vardı. Gecem gündüz, gündüzüm gece olmuştu. Çözdüğüm her sorunun kıyısında, köşesinde alnımın teri vardı. Ücretli öğretmenlik yapıyor, aynı zamanda sınava hazırlanıyordum dershane masrafları için. Sonunda emeğimi kimseye yedirtmedim, hakkımla, onurumla uzun bir maratonun ardından Diyarbakır’a atandım.

Öğrencilerimle karşılaştığım köy okulumu, Onları kucaklayışımı, bahçede oynadığımız oyunları, söylediğimiz şarkıları dün gibi hatırlıyorum. Öğrencilerimin “Öğretmenim İngilizceyi sizinle çok sevdik” sesleri hâlâ kulağımdadır. Öğrencilerime her zaman adil, dürüst, saygılı olmalarını öğretmek benim İngilizce öğretmekten önceki hedefimdi. Köyde çalışmalı her öğretmen, köy çocuklarıyla oynamalı. Hayatımın en güzel yıllarıydı. Tek zorluğu bir buçuk saat yol gitmekti ama servisten inince ‘Hoşgeldiniz Öğretmenim’ diyen, size sarılan boncukları görünce buna değer diyorduk. Ancak sağlık sorunlarımdan dolayı il içi tayin istemek zorunda kaldım ve 4 yıl sonra Diyarbakır merkeze geldim.

Büyük okul, çok öğrenci, çok öğretmen ilk zamanlarda zorlasa da çok kısa sürede bu tempoya da alıştım. Tek derdimiz bu öğrencileri nasıl daha ileri taşırız, başarılarını arttırmak için neler yapabiliriz idi. Yeni açılan okulumuzu çok kısa sürede branşlar dayanışmasıyla daha iyi hale getirdik. Başarımız gün geçtikçe bir kademe üste çıkıyordu ancak Diyarbakır’da savaş başladı. Evimin birkaç mahalle ötesinde yaşanan çatışma sesleriyle uyumaya başladık. -Tabii buna uyumak denirse.- Sokağa çıkma yasakları, okula gidemeyen öğrenciler, ortada kalan aileler… Bunları gördükçe psikolojimiz bozuldu. Çatışmaların olduğu bölgedeki öğrenciler sokağa çıkma yasağının olmadığı bölgelerdeki okullara gelmeye başladı. Tabii benim okuluma da gelen öğrenciler vardı. Konuşmuyorlar, uzun uzun dalıp gidiyorlardı derste. Herhangi bir seste irkiliyor, ya da ağlıyorlardı. Bu öğrencilerimizin psikolojilerini düzeltmek ya da daha doğrusu biraz daha yaşayabilir hale getirmek tabii ki biz öğretmenlere düşüyordu. Bulundukları ortamı akıllarından çıkarabilecekleri tek şey sevgi ve ilgimizdi. Kendi yaşadığımız korkuyu bir kenara bırakarak onlara daha iyi eğitim-öğretim vermeye çalışıyorduk.

Zordu çatışmaların, barikatların, yanan lastiklerin etrafından geçip okula ulaşmak. Gece sessizliğinde yan odamızdaymış gibi patlayan bombalarla uyanmak ve sonrasında uyuyamamak bize zor günler yaşatmıştı. Acaba kaç asker öldü, kaç polis öldü, kaç insan öldü ya da kimin evine kurşun geldi kazara. ‘Acaba yolda yürürken kafamıza kurşun gelir mi, evde kitap okurken ölür müyüm’ diye düşüne düşüne aylar geçti böyle. Sabah okula giderken kafamı eğerek arabaya bindiğimi ve her patlama sesinde “Allah’ım sağ salim okula gideyim” dediğimi, Kuru Çeşme’de (bir semt) arabamdan inip yola dizilen taşları kenara çekip yoluma devam ettiğimi hatırlıyorum. En acısı da nedir biliyor musunuz? Artık ölümler normalleşmiş, patlamalar sıradanlaşmıştı. Duyduğum her seste irkilmeye alışan ben, bir süre sonra hiç tepki vermemeye başlamıştım. Sur’daki yasak devam ederken Bağlar’da da yasak başlamıştı. Evim Ofis’te, Sur ile Bağlar’ın ortasında kalıyordu. Geçtiğimiz yollardan birinde patlama olduysa artık kendimize yeni bir güzergah belirliyorduk. Kazara mı yaşıyorduk bilmiyorum ama her şey daha da şiddetlenmiş, artık eve ulaşmak daha zor olmuştu. Çevremdeki insanlarla haberleşerek evime geliyordum. Ofis’te olaylar varsa ya hemen eve gelmiyor ya da arabamı okulumun orada bırakıp toplu taşıma aracına biniyordum. Ancak araçlar uzakta indiriyor yürümek zorunda kalıyordum bu sefer de. TOMA’ların su sıktığı yönün tersine, atılan taşların kıyısı köşesinden ara sokaklara girerek evime ulaşmak için mücadele veriyordum. Mücadele diyorum çünkü öyleydi. Diyorum ya bunlar benim için çok sıradanlaşmıştı. Ev arkadaşımla akşam bir araya gelip konuştuğumuzda ‘Sen nasıl geldin eve’ sorusu normalleşmişti bizim için. Oysa eve gelen birine sormayız bu soruyu. Sanırım hayatımızdaki, ülkemizdeki ya da dünyadaki en acı şey trajik olayların sıradanlaşmasıdır. Bir öğretmen, eğitimci olarak bu sıradanlaşmayı kabullenmeyerek ‘Savaş değil barış’ dedim.

Ben çalmadım, çırpmadım, kimsenin malına göz dikmedim, namussuzluk yapmadım, hak yemedim. Ben ‘barış’ dedim ve görevimden uzaklaştırıldım. Ben bu koşullarda öğrencilerimle ders işlemek istemiyorum dedim ve görevimden uzaklaştırıldım. Ben çocuklar ölmesin dedim ve görevimden uzaklaştırıldım. Yaşadığım bu haksız süreci düşündükçe yüreğim daralıyor, kabullenemiyorum. Ben olmam gereken yerde evim dediğim okulumda olmalıyım. Tüm Türkiye’den istediğim şey beni ve benim gibi emekçi öğretmenleri yalnız bırakmayın, bizlere yapılan bu zulme sessiz kalmayın.”

Bu Haberde Dikkatinizi Çekebilir!

alevi-bektasi-federasyonu-genel-merkezine-saldiri

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Merkezine Saldırı

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Merkez Binamıza dün gece kimliği belirsiz kişi veya kişilerce girilmiş, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir